9 Nisan 2008 Çarşamba

MAGAZİN!
Bu kelime öyle bir kelime ki açıklaması zor biraz.
Mesela Rusça karşılığı mağaza demek! kız arkadaşı ya da evli olan erkekler mağazaların ne kadar ıstırap verici ve cebinizi matkap gibi delebilen kasaları ile ne canavar olduklarını iyi bilirler.
İlk anda kavrayabileceğiniz anlamı ile dedikodu dünyasının ta kendisi. İllaki ünlü olmaya gerek yok allı güllü magazin dünyasında olmak için. Her yerde bir magazin var. Bu hadiseyi oluşturmak, görmek, içine girip dışında kalmadan dedikodu kazanını kaynatmak mümkün mü. Televizyonu açtığınızda milli takım kadrosunu sayar gibi kimin orada olacağını saymak hiç zor değil. Hele bazıları jübile bile yapmadan mezarda bile konuşulurum para ederim diyecek kadar magazinden asalak modunda beslenmeyi alışkanlık haline getirmişler. Bunların isimlerini vermeyeceğim 5 yaşındaki çocuk bile 2 saatlik programda kimlerin yeni aşka yelken açtıklarını, kimlerin aşk yaşadıklarını, kimlerin zom vaziyette sabahı ettiğini kimlerin boynuz cilaladığını, hangi evli çifte nazar değdiğini çok rahat sayar ne yazık ki. Ufkunuzu daraltmayımı istiyorsunuz her akşam var, belki eskisi gibi göze batmasalar da alıştığınızdan fark etmiyorsunuzdur!
Ama farkında olmadan kendi yarattığınız magazin alemine bir yolculuk yapmak ister misiniz bakın her gün neleri konuşuyorsunuz;
ŞOK ŞOK ŞOK ! İşyerinin gözde güzeli muhasebeden Candan pazarlamadaki Okan’lan gece yemeğe gitmişler (acaba sadece yemek mi yediler?)
Müdür İsmail beyin karısı ile arası iyice bozukmuş kadın adamın kaçamaklarından öyle bunalmış ki en son ofisteki odasını basıp çekmecelerini karıştırmış.
Finanstan Emre’yi Caddede bi kızla görmüş bizim Ebru. Geçen yıl Emre bunu bırakmıştıya gitmiş gıcıklığına hatunun yanında Emre’ye kuyruk sallamış öcünü almış.
Yaaaaa en bombası Tuğbanın eski sevgilisi Ozanla bizim Mertin kız arkadaşı çıkmaya başlamışlar. Ya Mertle Ozan yakın değillermiydi. Vay adi demek ki kızı çok önceden kestirmiş gözüne hem de hafta sonu Sapanca’ya gitmişler. Artık Mert de misilleme olsun diye Tuğbaya asılmış geçen gece barda. Arabaya atlayıp gitmişler biyerlere ama görmemiş sonra kimse onları…….. vs.vs.vs. işte ha bire konuşup dururuz bunları usanmadan fırsat bulunan her yerde her zaman. Siz magazinci değilsiniz biliyoruuum!
Ama olsun zevkli be bu magazin illeti hep tek düze yaşamak ciddi şeylerden bahsetmek sıkıcı değil mi?..... İşte kafayı dağıtmaya sormaz mıyız birbirimize arada ne var ne çok diye. Erkeği kadını yapmaz mı dedikoduyu dibine kadar. Yarına bekliyorum haberlerinizi noolmuş ne bitmiş(!)


SKANKY

3 Mart 2008 Pazartesi

SHOW MUST GO ON YA DİĞERLERİ

SHOW MUST GO ON!
MANTIK BU OLUNCA ; ONCA KOŞUŞTURMACANIN İÇİNDE KENDİNİZE ‘kuaför, makyaj, alışveriş, güncel oyalayıcılar dışında) NE KADAR VAKİT AYARIYORSUNUZ. ÇEVRENİZDEKİLERLENE KADAR İLGİLENİYORSUNUZ. Ebeveynlerinizi, lise arkadaşınızı, en sevdiğiniz teyzenizi dayınızı ne sıklıkta görüyorsunuz yoksa sıklık oluşturabilecek bir düzenliliği kaçırdığınızdan senede kaç kez görüyorsunuz diye düzeltmem daha mı uygun! Durun durun siz de bayramlarda köşe bucak tatile kaçanlardansınız değil mi? Hemen söyleyin “nerde yaşıyorsun kardeşim ne zaman kendime vakit ayıracağım tabiî ki fırsatları değerlendireceğim” diye. Gittiğiniz tatillerde bir otelde komun hayatı yaşamayı kendinize vakit ayırmak olarak adlandırıyorsanız bilemem tabi. Saygı duyarım (!) Hayat tahditli süreye tabi biliyorsunuz bir rivayete göre 70/75 yıl yaşam süresi olduğunu söylüyorlar ama günümüz kimyasal besinleri, ses, stres, vs etkenler nazara alınırsa bu yazıyı okuyanlar tahminen 2035 de sımsıcak hırsız, dansöz, gazinocuların bulunduğu cehenneme ya da eyır kındişınlı sonsuz huzurun hurilerin şerbet ırmaklarının bulunduğu tarafa uçuşa geçecek. Bu durumda çocukluğunuzun geçtiği evinize gidip ilkokulda kullandığınız kalemliği keşfetmek, babanızla balık tutup annenizle erkek arkadaşlarınızdan konuşmak çok mu sıkıcı? Bir eylemle hem kendi özünüze hem çevrenizdekilere mutluluk saçacaksınız. Yarın bu çok basit ama MUHTEŞEM şeyleri yapamayacağınızı düşündünüz mü hiç. Hele ki Türkiye’de yaşadığınızı düşünürsek risk tavan yapmış durumda. Hadi bakalım yazı bitti hiç düşünmeden en azından telefona bi sarılıp sevindirin hem kendinizi hem çevrenizdekileri.


SKANKY

25 Şubat 2008 Pazartesi

.......

Yazanlar yazar mı yazılanlar yazı mı? Onlar Gazete Mi?
Of ki ne of! Bi kere benim kafam çok karışıyor bu yazıp çizme olayına bu işin yapıldığı yere okurken yazar(!) denen ucubeleri ve gazeteleri. Bazıları hepimizin anladıklarını anlatanlar, bazıları komplo teorisi üreterek esrarengiz olmaya çalışanlar ( bunlar yazarken esrara benzer bir şeyler alanlardan) bazıları dehşet büyük bağlantılarını ekleyerek konusu basitliği ile dönüp bakılmayacak olayları deve (develere saygısızlık yok) yapanlar, bazıları tüm hafta ciddi yazıp hafta sonu köpeğinin kakasını anlatanlar bazıları ise bayan olarak dedikodudan kopamayarak (menopoza girenleri ve girmeyenleri ayırmak lazım tabi burada) dünyayı turlayanlar/kurtaranlar bazıları da birbirlerini çekiştirip yiyerek (piranalar bu kadar evrimleşemedi) sütunlarını dolduranlar olarak adlandırılabilir. Şimdi asıl sorun bunlara ne denileceği? Siz bu saydıklarımızı her gün bir köşede bir sütunda bir tepede bir iç kısımda (mübarekler ahşap bir mimari yapıtın her yerini saran güveler gibi) görüyorsunuz. Okuyorsunuz. Şimdi bunlar YAZAR MI (meslek) yazar mı (fiil) okuduklarınız yazı mı ? Size soruyorum size! Şu memlekette gazete deyip alabileceğiniz bir yayın var mı? Okuyabiliyor musunuz? Sadece Zürriyet gazetesinin arka sayfa güzeli için yılda 10/15 ağaç harcandığını biliyor musunuz? Bu gazetelerin ve içindeki yazarların(!) siyaset ve ekonomi gündemini nasıl ve ne kadar kolayca ve işlerine ( bir köşe + banka hesabı + para girişi = z partisi hükümette) geldiği gibi yönlendirdiğini görebiliyor musunuz? Bir gazete nasıl olurda patronu değiştiğinde eksenini ve içeriğini değiştiriyor ( Pamela Anderson Zürriyeti alsa zürriyet kulvar gazetesinden beter olur inanın) görüyor musunuz? Şimdi sakın bu soruları sormayın! Yıllardır soranlar hep gördüler de ne cevabını aldılar ne de bu düzeni (!) değişimine tesir edebildiler.
Haa birde bunları okumayan, görmeyen, görmek istemeyen ve de en güzelini yapanlar var. KİMLER? Sayayım: Özellikle eskiden çoktu ama şimdilerde azaldılar
1- Manavlar,
2- Kabzımallar,
3- Çerezciler,
4- Balıkçılar,
5- Simitçiler,
6- Büfeciler.....
Bu adamlar senelerdir gazetelerde olanları görmediler, okumadılar dolayısı ile üzülmediler kahrolmadılar. Bu adamlar ne mi yaptı. KESE KAĞIDI. EVET KESE KAĞIDI YAPTILAR VE GAZTELERDEN EN İYİ EN YÜKSEK FAYDAYI BU ÜLKEDE ONLAR SAĞLADI. İÇİNDEN ERİK YEDİRDİNİZ, DOMETESİN EZİLMESİNİ ÖNLEDİNİZ, ÇEKİRDEK ÇİTLETTİNİZ, RAKININ YANINA EN GÜZEL HEDİYEYİ VERDİNİZ, HER SABAH KARNIMIZI DOYURDUNUZ GEVREK GEVREK, PARKTA GÖTÜRDÜĞÜMÜZ AKŞAM NEVALESİNİ KAMUFLE ETTİNİZ. NE İYİ ETTİNİZ. SAĞOLUN VAR OLUN BU ÜLKENİN AKILLI İNSANLARI! EN AZINDAN SİZ BAZILARI GİBİ (YAZAR (!) ) BEYNİMİZİ AĞLARINIZLA SARMADINIZ, GÖZÜMÜZÜ KÖR ETMEDİNİZ, EN EN ÖNEMLİSİ BİZİ KANDIRMADINIZ!


SKANKY

18 Şubat 2008 Pazartesi

TekTip

Blogumuzun yeni yazarı Skankiye katkılarından ötürü teşekkürler.....

Farkında mısınız bilmem diye başlayacağım ama farkında olmamak elde değil! Neden sabahın köründe tek tip servis otobüslerinde başlayan macera (!) tek tip işyerlerinde devam eder ve tek tip ofisinizde akşamı eder herkes. Gözünüzü kapayıp filmi izlemeye başlayın. Anadolu yakasının sözde afili ULTRAKÖY semtinde oturan Hande ve bilmem LÜKÜSKÖY semtinde oturan Mert tek tip kıyafetleri ile kabus yolculuğa tek tip kıyafetleri ile hazırlanmışlar ve beklemeye koyulmuşlardır. Hande patlamaya hazır kredi kartının limitlerini zorlayarak diğerleri ile aynı kokoşluktaki MAPRİKA marka gri tayyörünü giymiş içinde HEYMEN gömlek üzerine ZİPEKYOL marka kaban (içine iş çıkışı ayartacağı hanzoya seksi görünmek için giydiği giydiği TEKİ marka takke ve paçalı donu ayıp olmasın diye söylemeyeceğim) pabuç olarak KİVARESLER ve tabiki ZOM PORD güneş gözlüğü…. Mert annesinin hala giymeye zorladığı Şener Şen’in efsane sahnesindeki beyaz yün içliğini son anda çıkartarak ( annesinin aldığı İKİZOĞLU marka ama kalpli boxer alt cenahta) PLATİNYILDIZ kumaştan dikilmiş BAYRAM SAZ KOLLEKŞIN (bu markaya dikkat ediniz) takım GOTİÇ pabuçlar, KÖLVİN KILAYN gömlek ve KUĞULU pardesü ile….. Bindikleri serviste bunlar gibi bi dolusu sabah sabah dahi Özcan Deniz veya Ferdi Tayfur dinlemek isterken iş partnerlerine rezil olmamak adına G&R (gerilmek&rezalet) mağazalarından aldıkları chill out müzikleri dinleyip adını ilk kez o kitapta gördükleri Avusturalyalı yazar Maykıl Dandiksın’ın son romanını okuyarak tik tip servis aracı ile işyerlerine varırlar. Tek tip olmak kaydıyla bir müdüre sabah yalakalığı yaptıktan sonra sözde yapmaktan çok zevk aldıkları ama başlayıncaya kadar yapmadıkları aktiviteler ve Amerika’da büyük ihtimalle hamburgercinin yanık yağ ile dolu fritözünü temizlerken ( ben artık inanıyorum tezgahta sattıklarına) Bayburt State Universty HNB master diplomaları ile donattıkları NB (nitelik belgesi) ile zor zar kabul edildikleri işlerini yaparlar. Akşama doğru hasbel kader gittikleri ya da bir yakınlarının getirdiği bir gavur şehrini simgeleyen kupalarından hayatlarında tazesini hiç görmedikleri bir otun çayını sırf artiztik olsun diye içmeyi ihmal etmeden saatin 6 olmasını kollarlar. Ama sabah yalakalık yaptıkları müdür GÜÇ BENDE edasıyla bol fırçalı bomboş toplantı tertiplemiştir bile! Son ıstırap böylelikle atlatılmıştır. Şimdi bunlar yemek yemeden mi çalışır diyecekseniz en güzel kısmı sona sakladım! Öğle yemeğine altına yatmak/üstüne atlamak istedikleri ve gözlerine kestirdikleri Bayram Saz Kollekşın 2020 kreasyonundan giyinmiş karşı cins ile çalışılan plazanın yanındaki restorana gitmek için sabahtan hazırlığa başlayan TEK TİPİMİZ öğlen yanlarına içinden “ha kiktir bu nerden çıktı” demesine rağmen “sen de bize katılmaz mısın?” diye sormak zorunda oldukları zeka seviyesi normale vitamin takviyesi ile ulaştırılmış bir hemcinsleri ile çıkılmıştır. Çok acıkılmış olmasına rağmen gereksiz bir yemek listesi araştırmasından sonra adı gavurca olan ama tas kebabından iğrenç bir tatlı sosla bozma Meksika yemeği seçilmiştir. Aslında hapur hupur yemek isterken kibarlık budalası olan TEK TİPİMİZ eğreti tuttuğu bıçak çatalla soğuttuğu yemeği kırıtarak/sırıtarak ama akşam faslını nasıl ayar ederim diye aralıksız düşünerek kısacık öğle arasını hizmette kusur etmeyen garsona BABAYI AL şeklinde bahşiş bırakmadan verdikleri muhtelif tutarlardaki yemek çeki ile tamamlamışlardır.

İşte hayatlarını BAYRAM SAZ KOLLEKŞIN kıyafetleri, yalakalık yaptıkları müdürleri sepetleme hayali ile her gün bindikleri otobüsün yanından geçen bir Mercedes koltuğunda kendilerini hayal ederek geçiren bizim TEK TİPLERİMİZ !

SKANKY

6 Şubat 2008 Çarşamba

Cemresi götüne düşenler (CGD)

Hayatımızın her aşamasında farklı farklı insanlarla türlü münsabetler sonucu biraraya geliyoruz. Kimi zaman bu insanlar seçtiğimiz, günahıyla sevabıyla hayatımızda olmasından mutlu olduğumuz insanlar, kimi zaman da seçmediğimiz başka seçimlerimiz sonucunda ortak bi konumuz olan insanlar.

İkinci gruptaki insanlarla iletişim maalesef bizim kadar karşı tarafın da insaniyetten aldığı nasip çerçevesinde şekilleniyor. Öyle ki uyumlu, probleme değil çözüme odaklanan, gelişmeye açık eleştiride yapıcı insanlarla hayatımız kolaylaşırken, egosu ederinden büyük, sürekli olarak başkalarının hatasıyla beslenen, duygusal anlamda vampir olan ve cemresi kalbine değil götüne düşen bu tip insanlarla sürekli mücadele halinde yaşıyorsunuz.
Kendi tecrübelerimden yola çıkarak bu tip insanlarla ilgili bir profil çıkarttım.
Şöyle ki
Eğer ki konusu geçen kişi erkekse, çoğunlukla üniversitede kız arkadaşları olmamıştır, bol bol kesişmişlerdir (kesiştikleri kiş farketmese de). 
Üniversite hayatları boyunca yüksek bel kot giyip sınıf arkadaşlarının aklında kantine girince buğulanan gözlükleri ve ellerinde sürekli olarak taşıdıkları kalın kalın kitaplarla hatırlanırlar (bu sebepten, ilerleyen yıllarda istedikleri kadar kendilerine bir mevki edinsinler, aynı sınıfı paylaştıkları(arkadaş grupları genelde yoktur) insanlar "ha  evet tamam şimdi hatırladım" dedikleri anda bu imajı kafalarında canlandığı andır.
İş yaşamının ilk dönemlerinde ezik bir profille başlayıp, takip eden süreçte silik profillerinin önüne geçmek için çoğunlukla saldırgan ve fair playden uzak bir davranış biçimi edinirler.
İlerleyen dönemlerde edindikleri ile küçük burjuva özentilerinden geri kalmazlar ve bunları her girdikleri ortamda futürsuzca sergileyerek, görgüsüzlüklerini 70'lerde takılan çirkin madalyonlar gibi boyunlarından çıkaramazlar.
Buna rağmen hala ilgi göremezler ve bu görünmezliği aşmak için çirkinleşirler de çirkinleşirler. 
Şanslıysanız bu insan komşunuz, aynı restorantta yemek yediğiniz veya en fazla aynı asansörü kullandığınız aynı plazada çalıştığınız bir insandır. Yok şanslı değilseniz, işvereniniz, müşteriniz, hizmet aldığınız ya da çalışma arkadaşınızdır.
Şimdi önemli olan bu insanlarla nasıl mücadele edileceği:
  1. Belediyeye haber verebilirsiniz. Riskisiz ve temiz bir çözüm sağlar
  2. Kendinize bir adet Dazer 2 edinebilirsiniz
  3. Enerjiniz yettiğince ezebilirsiniz, hiç usanmazlar, çirkinleşirlerler, bok atarlar yılmazlar. Yazık, uğraşacağımız vakte, oturun 2 satır yazı okuyun, sevdiğiniz bir şarkıyı dinleyin, şiir yazın.
  4. Ve en güçlü silahınız, onu görünmez kılabilirsiniz. Bu durum CGD'ler için inanılmaz sonuçlar doğurur. Çoğu zaman sinirlenir sinirlenir ağızlarından köpükler saçarak uzaklaşırlar ve sonları 1. seçenek ile aynı olur. CGDlerin tek istekleri vardır hatırlanmak, adam yerine konmak , bunu yapmadığınız takdirde çok incinirler o ezik gözlüklü çocuk yine ortaya çıkar, gözlüklerinin camları yine buğulanır. (bkn.çiko)
Sevgiler

Sorumlu Yazar Baş blogçu

24 Ocak 2008 Perşembe

Güzel Sözler her zaman okunmaya değer bence !

It is all that the young can do for the old, to shock them and keep them up to date.

George Bernard Shaw, Irish dramatist and critic

22 Ocak 2008 Salı

Marsta fotoğrafa takılan Türk


Sevgili okurlar,

Mars'ta Nasa'nın çektiği fotoğrafların incelenmesi sonucu kayanın üzerinde oturduğu tespit edilen "Marslı" ilgili gerçeği açıklamak sorumluluğunu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Öncelikle sizleri 1985 yılında soğuk  savaşın en çetin dönemlerine alıp götürmek istiyorum. 
Rusya'nın 1984 yılında uzay çalışmaları sırasında ortaklık teklifine sıcak yaklaşan Türk Hükümeti, Türk astronotlarının, yerçekimsiz ortam adaptasyon çalışmaları sırasında Rus astronotlarına çirkin tekliflerde bulunmaları ile Rus Hükümeti tarafından süresiz askıya alınmıştır. Bunu takiben, 198 5 yılında Türkiye ile Amerika uzay araştırmaları konusunda stratajik işbirliği yapmak üzere anlaşmışlardır. Stratejik işbirliği, Amerika'nın know-how diye de tabir edilen bilgi birikimi ve ekipmanları; Türkiye'nin de beyin gücündan faydalanmak üzere kurulmuştu. 
Ancak daha önceki deneyimlerinden ders çıkaran Türk Hükümeti seçilen personel konusunda ekseriye tititz davranmıştır. Yapılan seçmeler sonucu uzaya uyum konusunda farklı kontrol grupları oluşturulmuştur.
Bunlar sırayla şu şekildedir:

Bilim insanı: Yoğun beyinsel fonksiyonu ve az fiziksel hareket kombinasyonundaki erkek ve dişiler

Spor insanı:  Yoğun bedensel fonksiyon ve göreceli düşük beyinsel fonkisyon kombinasyonundaki erkek ve dişiler
Halk insanı: Yoğun sosyal iletişim, beden dilinin yoğun kullanımı, düşük beyin fonksiyonları ve düşük fiziksel fonksiyonların kombinasyonundaki erkekler
Bu üç deney grubundan farklı zaman aralıkları ile uzaya gönderilen deneklerden Bilim insanı rasyonel yaklaşımı ile bulunduğu ortama uyum sağlamaya çalışmıştır. Bu çalışmalar her ne kadar başarılı olduysa da düşük beden fonksiyonları sebebiyle zorlu ortam koşullarına uyum sağlayamamış olup genelde deneyi tamamlayamamıştır.
Spor insanları ise yoğun bedensel fonksiyonları ile fiziksel koşullara fazlasıyla adapte olup, mental düzeyde tıkanmalar yaşamışlardır. Bunlardan da deneyi dünyaya geri dönüşe kadar tamamlayabilen olmamıştır.
Son deney grubumuz ise Amerikalı bilim adamlarını da şaşırtarak, bulunduğu ortama rahatlıkla adapte olup, bulunduğu deney alanına kişisel özelliklerini yansıtmayı başarmıştır. Deney alanında, kurallar çerçevesinde hareket etmekte güçlük çeken bu  denekler, özellikle ilk defa gittikleri alanlara yapılaşma ile izlerini bırakmıştır. Bu denek grubu, deney süresince deneyin kendisi ile ilişkili sorunlar yaşamak dışında bir problem yaratmamış ancak deneyin sonuç aşamasında deneyi reddederek bulundukları ortamdan ayrılmayı reddetmişlerdir.
 
Bu durum her ne kadar Amerika ve Türkiye arasında sorun yaratmış olsa da, bu deneklerin kaynak bulmak konusunda sıkıntı yaşayacakları dolayısıyla nesillerini sürdürmelerinin mümkün olmadığı öngörülerek  deney sahasında bırakılmışlardır.
Aradan geçen 22 yıl sonra Mars gözlem araçları ile işte karşımıza çıkan gururumuz Türk deneklerden, 1. jenerasyon Hikmet Yarlıtaş. Denek grubunun Hikmet Abisi, gençlerin akıl hocası. Memleket hasretiyle yanıp tututuşan Hikmet abi, geride bıraktığı eşi ve kızlarına kendince bir armağan vermiş. Yerde diğer deneklerden Mahmut Kısakara (Çakı Mahmut) ile dertleşiyor. Eldeki tespihlere de dikkat sevgili okurlar. O tespihin her boncuğu sıla çilesinin acı bir meyvesi.
Yeni haberlerde görüşmek dileğiyle....
 

21 Ocak 2008 Pazartesi

Ae Fond Kiss-2

Bu filme esin kaynağı olan şiiri de ekliyorum, meraklısına

Ae Fond Kiss

Ae fond kiss, and then we sever;
Ae fareweel, alas, for ever!
Deep in heart-wrung tears I'll pledge thee,
Warring sighs and groans I'll wage thee.
Who shall say that Fortune grieves him,
While the star of hope she leaves him?
Me, nae cheerful twinkle lights me;
Dark despair around benights me.

I'll ne'er blame my partial fancy,
Naething could resist my Nancy:
But to see her was to love her;
Love but her, and love for ever.
Had we never lov'd sae kindly,
Had we never lov'd sae blindly,
Never met -- or never parted,
We had ne'er been broken-hearted.

Fare-thee-weel, thou first and fairest!
Fare-thee-weel, thou best and dearest!
Thine be ilka joy and treasure,
Peace, Enjoyment, Love and Pleasure!
Ae fond kiss, and then we sever!
Ae fareweel, alas, for ever!
Deep in heart-wrung tears I'll pledge thee,
Warring sighs and groans I'll wage thee.

Robert Burns

20 Ocak 2008 Pazar

Ae Fond Kiss



Her güne 1 filmde bugünün şanslı filmi bir Ken Loach yapımı "Ae Fond kiss”

Herkesin hayatında, bir ilişki yaşayıp yaşamamak arasına sıkıştığı, “toplum ve hislerim” arasında gel-gitler yaşadığı bir dönemin olmuştur. Bu ister başka bir milletten/dinden olsun, ister aynı toplumun farklı katmanlarından olsun çok sancılı bir durumdur. Bu dönemi yaşayanlar bilir ki herşeyi göze alıp bu tür bir ilişkinin öznesi olursanız, bir süre sonra asla yürümeyeceğini üzülerek anlarsınız. Küçükken dirseğinizi duvara sürttüğünüzde nasıl canınız yanarsa aynı şekilde kalbiniz sızlar, o sevdiğiniz, uğrunda üyesi olduğunuz topluluktan vazgeçtiğiniz kişiye baktıkça. Olmaz, yürümez ayrılırsınız. Şanslıysanız da sevginiz tükendiğinde arkanıza bile bakmadan bu kötü uygunsuz anınızdan kaçarcasına uzaklaşırsınız. Hatırladığınızda da biraz mahcup , “gençtik, hislerimizin kurbanı olduk, kötü bir dönemime geldi” cinsinden günah çıkartmalarla kendinizi rahatlatmaya çalışırsınız.

İşte, bir Ken Loach yapımı olan "Ae Fond kiss”’in öyküsü de bu tip bir ilişkinin etrafında şekilleniyor.

Film, Glasgow'da yaşayan, Pakistan asıllı müslüman bir ailenin oğlunun ve kardeşinin müzik öğretmeninin yaşadıkları/yaşamaya çalıştıkları duygular ile gelenekleri/üyesi oldukları toplulukarın değerleri arasında yaşadıkları "tercih" yapma sürecini anlatıyor.

Aslında bu sadece tek taraflı bir sıkışma ya da baskı değil. Katolik olan müzik öğretmeninin okuldaki görevine devam edebilmesi için bu ilişkisinden vazgeçmeye zorlanıyor. Özellikle bağlı olduğu kilisenin Papazı, özel hayat-din-katı kurallar arasında nispeten bize daha az gelmişmiş bir kültür gibi dayatılan Pakistanlı aileden daha. Aslında düşününce insanların kendi inançları ve hisleri aynı şeyin “kendi yaratımlarının” sonucuyken, nasıl oluyor da bu iki duygu birbirine karşı acımasız olabiliyor. Belki de bunun altında psikolojik gerekçeler vardır. Filmde yoğun olarak işlenen bir konu da önyargılar.

Filmin romantizm düzeyi ise tek kelimeyle “ayarı tutturulmuş” ve etkileyici. Ne fazla ne eksik.

Ken Loach’ın politik duruşu, tarihe ve olaylara karşı ilgisi bu filme bence ayrı bir renk katmış. Filmde çok kısa bir sahnede değinilen, Hindistan ve Pakistan’ın ayrılma hikayesi bende o konuya karşı ciddi bir merak uyandırdı. Tabi, Ken Loach’ın belgesel konusundaki tecrübelerini düşününce bu çok da şaşırtıcı bir sonuç değil. (bkz 11’09’02, McLibel)

Oyuncular ile ilgili olarak bravo dışında çok da denecek birşey yok aslında.

Kısacası filmi hiç duymayanlara ya da duyup da izlemeyi planlayanlara tavsiye ediyorum.

16 Ocak 2008 Çarşamba

Uzunca bir süre sonra merhaba...

Uzun zamandır ihmal ettiğim sevgili blog'uma geri dondum.
2008 hedeflerimden biri olarak artık bu blogu sinema/müzik/dizi/kitap gibi daha sosyal yorumlar için kullanmayı planlıyorum. Tabi bu komik olmaktan uzak duracağız demek değil...
Bu bolgu açtığımdan bu yana hayatımda ciddi değişiklikler oldu aslında.
Artık daha üretken bir insan oldum :) Günde en az 2 bolum dizi/1 sıkı film izleyecek kadar zamanım var. Yoğun ve stresli bi uzunca bir dönemin üstüne insanın kendine ayıracak boş vaktinin olması çok güzel birşeymiş. Neyse şimdi bunları uzun uzun anlatmayayım. Nihayetinde aç var tok var değil mi sevgili okurlar.

Yeni yılda kendime koıyduğum komik komik hedeflerden biri de her gün 1 film izlemek. Tabi bu filmleri boşuna izlemiyeceğiz. Özellikle gişede çok iş yapmayan ya da Türkiye'de oynamayan filmleri, (tabi benim gibi sabırsız bir insanın bulgar-çin ortak yapımı, 150 dakika boyunca toplam 10 kelimenin "sarfedildiği" diyet yemeği niyetine çekilmiş filmleri izleyip, bir de bunlara -yönetmen yerelliği genellikle çok sofistike bir şekilde harmanlamış- türünden çirkin yorumlar yapmasını kimse beklemez) yorumlayıp kendi kendime eğleniyor olacağım. Sizler de iştirak ederseniz ne mutlu bana.

Film/dizi önerilerinizi, yorumlarınızı da bekliyorum. Burada seviyeli bir blog birlikteliği için her koşul hazır.

Sevgiler,

Sorumlu blogcu baş yazar.